13 Mart 2014 Perşembe

Video - 25 ''Jeff Speck: Yürünebilir Şehir, 2013''



Yazılı Metni: 
Ben bir şehir planlamacısıyım, eskiden de sanat avukatıydım. Mimarlık ve sanat tarihi okudum ve bugün sizinle tasarım hakkında değil, Amerika hakkında konuşmak istiyorum. Amerika ekonomik olarak nasıl daha esnek olabilir ve Amerika nasıl daha sağlıklı olabilir ve Amerika nasıl daha fazla çevre dostu olabilir. Bu forumun küresel bir forum olduğunun farkındayım ama bence Amerika hakkında konuşmalıyım, her yerde değil ama birçok yerde, Dünya çapında Amerikan fikirlerinin daha iyi ya da daha kötü bir amaç için sahiplenilmesi veya taklit edilmesi gibi bir tarihin varlığı söz konusu.

Şimdiye dek başımıza gelen en kötü şey suburb'ların çarpık kentleşmesidir. Biz konuşurken, bu fikir bir çok yerde uygulanıyor. Suburb'lerdeki çarpık kentleşme derken aslında peyzaj mimarlığı organizasyonlarına ve otomobil kullanımının gerekli olduğu yerlerde ki peyzaj mimarlığı düzenlemesinden bahsediyorum. Eskiden otomobil bir özgürlük aracıydı, şimdilerde ise egsoz gazı çıkaran zaman israf eden ve ölümcül bir protez araca dönüştü. Bir çoğumuzun, hatta çoğu Amerikalının, gündelik hayatını yaşamak için arabaya ihtiyacı var. Aslında alternatif bir seçenek var. Biliyorsunuz, söylüyoruz, dünyanın yarısı şehirlerde yaşıyor. Peki, Amerika'da, şehirlerde yaşamak yine bir arabaya muhtaç olacağın bir yerde yaşamak anlamına geliyor. Benim görevim ise şehirlerimizi daha yürünebilir bir hale getirmek. Ama tasarım argümanları ekonomistlerden, tıp uzmanlarından ve çevrecilerden öğrendiğim argümanlar kadar etkili olmaz. Bu yüzden bugün size kabaca 3 argüman sunacağım.

Ben 70'li yıllarda büyürken sıradan Amerikan aile gelirinin onda birini ulaşım için verirdi. O zamandan beri karayollarının sayısı iki kat olmuş artık Amerika'da gelirimizin beşte birini ulaşım için veriyoruz. Senede 20.000 ile 50.000 dolar arası kazanan, çalışan aileler, bu günlerde ulaşıma konuttan biraz daha fazla para harcıyorlar. Çünkü ''yeterli olana kadar sür'' fenomeni adı altında insanlar şehir merkezlerinden ve iş yerlerinden daha da uzaklaşmak durumunda kalıyorlar bu yüzden günde iki, üç, dört saat işten eve gelip gidiyorlar. Ve böyle muhitler, mesela Kaliforniya'nın 'Central Valley', konut piyasasının çökmesiyle ve benzin fiyatlarının artmasıyla zarar görmekle kalmadı, yerle bir oldular. Hatta son zamanlarda gördüğümüz yarı boş mahalleler de böyle yerlerdedir. Farz edin ki, bütün paranızı ev kredinize yatırmışsınız ve birden evin değeri düşüyor ve onun üstüne işe gitmenin masrafı iki kat olmuş.

Bizim toplumumuzun üzerindeki etkisini artık anladık, biz arabalarımız için daha fazla çalışmak zorundayız. Bir şehir farklı önceliklere karar verdiğinde ne oluyor? Ve galiba Amerika'da bunun en iyi örneği Oregon eyaletinin Portland şehridir. 1970'lerde Portland kendisini Amerika'nın diğer kentlerinin hepsinden farklı kılan bir sürü karar almaya başladı. Çoğu şehir yayılma halkasını büyütürken, Portland ise bir büyüme sınırı getirdi. Çoğu şehir, trafiğin akımını sağlamak için karayollarını genişletirken, paralel park etmeyi ve ağaçları kaldırırken, Portland bir 'ince sokaklar' politikasını hayata geçirdi. Çoğu şehir karayollarına yatırım yaparken, Portland ise bisiklete ve yürümeye yatırım yaptı. Bisiklet tesislerine 60 milyon dolar harcadılar. Bu büyük para gibi gelse de, 30 yıl boyunca harcandığını unutmamak lazım. Yani yılda iki milyon dolar--çok değil-- ve yeniden yapmaya karar verdikleri yoncanın fiyatının yarısı. Bu değişiklikler ve diğerleri Porland'dakilerin yaşam tarzını değiştirmiş ve günde arabayla gidilen mesafe oranları yani her bireyin ne kadar araba kullandığı zirveye ulaştığı 1996 yılından beri düşüyor. Ve şimdi ülkenin geri kalanından %20 daha az araba kullanıyorlar. Tipik bir Portland'lı eskisine göre günde 4 mil ve 11 dakika daha az araba kullanıyor. Ekonomist Joe Cortright'in hesaplarına göre 4 mil ve 11 dakika toplanınca bütün bölgenin gelirinin %3.5'ine eşittir.

Yani eğer o parayı araba kullanarak harcamıyorlarsa, ve bu arada araba için verdiğimiz paranın %85'i yerel ekonomimizden ayrılıyor, eğer o parayı araba kullanmaya harcamıyorlarsa, nereye harcıyorlar? Portland'in ünü kişi başına en çok araç üstü bagaja, bağımsız kitabevlerine, pavyonlara sahip olmasıymış. Biraz abartıyorum, biraz ama doğrudur ki Portland'lılar eğlence için Amerika'nın gerisinden daha fazla para veriyorlar. Aslında Oregon'lular diğer eyaletlerden alkole daha fazla para harcıyorlar belki iyi belki kötü bir şeydir ama en azından arabaya daha az biniyorlar.
(Gülüşmeler)
Ama gerçekten gelirlerinin çoğunu evleri için veriyorlar ve eve yapılan yatırımdan yerel ekonomiye daha katkıda bulunan bir yatırım yoktur. Ama Portland'ın bu hesaplamanın dışında olan tamamen ayrı bir hikayesi var; genç, eğitimli insanlar Portland'a akın ediyorlar o kadar ki, en son iki sayım arasında üniversite eğitimi olan genç insanlarda %50 artış görüldü. Amerika'nın başka her yerindeki, daha doğrusu, milli ortalamadaki artışın 5 katı.
Bir yandan şehirler, yürünebilir ve bisiklete dost olarak sakinlerinin masraflarını azaltıyor ve diğer yandan, son zamanlarda insanların yaşamak istedikleri şehirler de oluyorlar. Bu yüzden bir şehir için en iyi ekonomik strateji, eskisi gibi büyük firmaları çekmek, ve bir bioteknoloji plaza veya medikal park, veya bilim-araştırma plazaları oluşturmak değil. Aksine insanların yaşamak istedikleri yer olmaktır. Ve yeni neslin, yani girişimci nesil, %64'ü ilk olarak nerede yaşayacaklarına karar veriyorlar. Ondan sonra oraya taşınıyor ve iş arıyorlar. Sizin şehrinize de gelecekler.
Sağlık konusu ise tedirgin edici, ve muhtemelen bu tartışmanın bir kısmını daha önceden duymuşsunuzdur. 70'li yıllardan bu yana bir çok şey değişti, 70'li yıllarda, Amerika'lıların 10'da biri obezdi. Artık 3'te biri obez, ve nüfusun diğer 3'te ikisi de fazla kilolu. Genç erkeklerin %25'i ve genç kadınların %40'ı askere alınamayacak kadar fazla kilolu. Hastalık Kontrol Merkezi'ne göre 2000 yılından sonra doğan çocukların 3'te birinin şeker hastalığı olacak. İlk defa Amerika'da doğan yeni nesil önceki nesilden daha az yaşayacak.
Ve hepimizin duyduğu bu sağlık krizi aslında bir şehirli krizi ve çaresi şehirlerimizin tasarımında bulunuyor Çünkü uzun zamandır beslenme hakkında konuşuyoruz ve kilo üzerindeki etkilerini, ve kilo tabi ki sağlığı etkiliyor. Ama hareketsizlik konusuna daha yeni değiniyoruz, ve çevremizin yüzünden oluşan hareketsizliğe, yürümenin gerekli olmadığı bir ortamda yaşadığımız için meydana gelen hareketsizlik kilomuzu arttırıyor. Ve nihayet bilimsel araştırmalar var, mesela İngiltere'de 'Oburluk mu? Üşengeçlik mi?' adında bir araştırma, kilo ile beslenme ve kilo ile hareketsizliğin ilişkilerini izledi. Ve kilo ile hareketsizliğin arasında çok daha güçlü bir bağ buldu. Mayo Klinik'teki Doktor James Levine ise deneklerine elektronik iç çamaşırları giydirdi, ve beslenmelerini sabit tutarak, vücutlarına kalori pompalamaya başladı. Bazı insanlar kilo alırken, bazıları almadı. Kalıtsal veya metabolizmaya bağlı bazı faktörler umarken, aradaki farkın sadece hareketlilik olduğunu görünce şok oldular Ve kilo alanlar, kilo almayanlardan günde ortalama iki saat fazla oturmuştu.
Şimdi kilo ile hareketsizliği birbirine bağlayan bu araştırmalar var, ayrıca artık kilo ile yaşadığımız yerleri ilişkilendiren araştırmalar da var. Daha yürünebilir bir şehirde mi yaşıyorsun? Veya pek yürünemeyen bir şehirde mi yaşıyorsun? Veya şehrinin neresinde yaşıyorsun? San Diego'da 'Yürüme Skoru' adında bir puan sistemi kullandılar. Yürüme Skoru, Amerika'daki ve yakında dünyadaki her adrese yürünebilirliğine göre puan veriyor. Yürüme Skorunu kullanarak daha yürünebilir mahalleleri ve az yürünebilir mahalleri tespit ettiler. Ve ne çıktı, biliyor musunuz? Daha yürünebilir bir yerde yaşıyorsanız, fazla kilolu olma ihtimaliniz %35, daha az yürünebilir bir yerde yaşıyorsanız, fazla kilolu olma ihtimaliniz %60. Yani şimdi, yaşadığımız yeri, sağlığımıza bağlayan birçok araştırma var özellikle Amerika'da en büyük sağlık krizimiz çevreden kaynaklanan hareketsizlik. Ve geçen hafta yeni bir kelime öğrendim. Böyle mahallelere 'obez yapıcı' diyorlar. Belki kelime tam öyle değil, ama siz anlamışsınızdır.
Bu da bir şey tabiki. Kısaca bahsetmek gerekirse, bu ülkede astım problemimiz var. Muhtemelen hakkında pek düşünmemişsinizdir. Her sene Amerika'da 14 kişi astımdan ölüyor. 90'lardaki rakamının üç katı. Ve hemen hemen hepsi araba egzozundan kaynaklanıyor. Amerika'da hava kirliliği artık fabrikalardan değil araba egzozlarından kaynaklanıyor, ve şehrinizde araç kullanan kişi sayısı, şehrinizde yapılan kilometre miktarı, şehrinizdeki astım sorunlarını tahmin etmenize yardımcı olur.
Ve son olarak, araç kullanma açısından baktığımızda sağlıklı yetişkinlerin tek başına en büyük ölüm sebebi ve tüm insanların en büyük ölüm sebebi, trafik kazaları. Ve biz trafik kazalarını hafife alıyoruz. Yolculuk etmeyi kaçınılmaz bir risk olarak algılıyoruz. Ama Amerika'da her sene 100.000 kişiden 12'si trafik kazalarında ölüyor. Burada bayağı güvendeyiz. Ne var ki İngiltere'de bu oran 100.000'de 7. Japonya'da ise 100.000'de 4. Ve nerede 100.000'de 3, biliyor musunuz? NewYork Şehri. San Francisco ve Portland için aynı şey geçerli. Demek ki şehirde yaşamak daha güvenlidir, daha az araba kullandığımızdan mı? Tulsa: 100.000'de 14. Orlando: 100.000'de 20. Mevzu şehirde yaşayıp yaşamamak değil, önemli olan şehrinizin nasıl planlandığı. Arabalar için mi insanlar için mi planlanmış? Çünkü eğer şehriniz araba için tasarlanmışsa, onları birbirlerine çarpıştırmakta iyidir.
Bu daha geniş bir sağlık konusunun bir parçası.
En son olarak, çevresel tartışmalar gerçekten çok ilginç, çünkü 10 sene önce çevreciler bakış açılarını tamamen değiştirdiler. Jefforsan'dan beri, Amerika'daki çevreci akımı tarihsel olarak şehir karşıtı bir hareketti.
'Şehirler insanın sağlığına, ahlakına ve özgürlüğüne zararlı' demiş Jefferson. 'Eğer, Avrupa'da yaptıkları gibi, şehirlerde yığılmaya devam edersek, Avrupa'dakiler gibi yozlaşmış oluruz, ve onlar gibi birbirimizi yemeye başlarız.'
Belli ki Jefferson'un mizah anlayışı varmış.
ve sonra, Amerika'daki çevreci akımı, klasik bir kırsala dönüşü destekleyen bir akım oldu. Daha çevreci olmak için, doğaya daha yakın yerlere taşındık, suburb'ler inşa ederek doğa ile birleşiyoruz. . Ama tabii ki, bunun sonucunun ne olduğunu biliyoruz.
Amerika'nın karbon haritasına baktığımızda karbondioksitin uzun yıllardır salındığı yerler bu tartışmayı daha fazla vurguluyor. Eğer Amerika'daki herhangi bir karbon haritasına bakarsanız, her metrekareyi haritaladığımız için, Amerika'nın gece çekilmiş uydu fotoğrafına benzediğini görürsünüz. Şehirlerde daha sıcak, suburb'lerde ise daha soğuk kırsal ise, karanlık ve huzurlu. Ama bazı ekonomistler, karbondioksiti ölçmek için kullanılan bu yöntem doğru mu diye merak etmişler. Belirli bir zamanda, ülkede bulunan insan sayısı belirli olduğuna göre, belki bireysel etkimizin daha hafif olacağı bir yerde yaşamayı seçebiliriz. O zaman karbondiyoksiti aileye göre ölçelim demişler, ve onu yaptıkları zaman harita tam tersi olmuş şehir merkezinde soğuk, suburb'ler de sıcak ve daha ekonomik yaşamın olduğu kırsal alanlarda da en sıcak. Yani, çok önemli bir değişim, artık, Ed Glaeser gibi ekonomistler ve çevreciler diyorlar ki insanoğlu tahrip eden bir türdür. Eğer doğayı seviyorsanız, yapacağınız en iyi şey doğadan uzak durmaktır. Şehire taşının, ne kadar yoğun o kadar iyi ve Manhattan gibi daha yoğun olan şehirlerin performası en iyi. Manhattan'da oturan birinin benzin tüketme oranını ülkenin gerisi 20'li yıllardan beri görmemiştir, ayrıca Dallas şehrinin elektriğinin sadece yarısını tüketiyor. Tabii daha da iyi yapabiliriz. Kanada şehirleri, Amerika şehirlerinin yarısı kadar benzin tüketiyor. Avrupa'da aynı şekilde. Açıkçası, biz daha iyisini yapabiliriz ve daha iyisini yapmak istiyoruz, ve hepimiz doğaya dost olmaya çalışıyoruz.
Bu konuda son söyleceklerim ise; Bence, biz yanlış yollardan doğaya dost olmaya çalışıyoruz, benim gibi düşünen birçokları, insanların teknolojik cihazlara olan ilgisi, ev aksesuarları, yani, evime daha ne ekleyebilirim, yaşam tarzımı daha sürdürülebilir yapmak için, var olan eşyalarıma daha ne katabilirim gibi düşüncelerin konuya hakim olduğunu düşünüyorlar. Benim buna bağışıklığım yok. Eşimle ben, Washington'da terk edilmiş bir arazide kendimize bir ev yaptık ve 'doğaya dost' marketlerin raflarını boşaltmak için elimizden geleni yaptık. Solar panellerimiz, solar su ısıtma sistemimiz çift-sifonlu tuvaletlerimiz, bambu parkelerimiz var. Odun yakmak için kullandığımız ileri teknoloji Alman sobamız ormanda çürümeye bırakılan odunlardan daha az karbon üretiyor. Fakat bu yeniliklerin hepsi broşürlerde yazanlar. (Gülüşmeler) Bu yeniliklerin hepsi, metrodan üç sokak ötede, şehrin merkezinde olan yürünebilir bir yerde oturmakla kıyaslandığında, sadece ufak bir katkı sağlıyor. Ampullerimizi tasarruflu olan modellerle değiştirdik ve siz de aynısını yapmalısınız, ama ampulleri tasarruflu yaparak, yürünebilir bir şehre taşınarak bir haftada tasarruf edeceğin enerjiyi ancak bir yılda tasarruf edersin.
Ama biz bu konuyu açmak istemiyoruz. Siyasetçiler ve pazarlamacılar, doğaya dostluğu bir 'hayat tarzı' olarak pazarlamaktan korkuyor. Amerika'lılara, Tanrı korusun, hayat tarzını değiştirmeleri gerektiğini söylemek istemezsiniz. Peki ama, yaşam tarzı aslında yaşam kalitesi ile alakalıysa ve belki hepimizin daha çok keyif alacağımız bir şeyse, ya şu anda sahip olduklarımızdan daha iyi bir şeyse?
Belki duymuşsunuzdur, Mercer Survey isimli bir şirket, Yaşam kalitesini değerlendiren en iyi kurum. Dünya üzerinde yüzlerce ülkeyi, yaşam kalitesine bağlı olduklarına inandıkları, 10 tane kritere göre değerlendiriyorlar: sağlık, ekonomi, eğitim konut, vesaire. Altı tane daha var ama kısa keselim.
(Gülüşmeler)
Çok ilginçtir ki, Amerika'da en yüksek sırada bulunan şehir, Honolulu, dünyada 28'inci sırada yer alıyor, ondan sonra herkesin beklediği gibi Seattle, Boston ve diğer tüm yürünebilir şehirler. Güneydeki araba kullanılan şehirler ise, Dallas, Phoenix ve, kusura bakma, Atlanta gibi bu listede yer almıyor bile. Peki, neresi bizden daha iyi yapıyor? Kanada şehirleri, Vancouver gibi, ve orada yine bizimkinin yarısı kadar benzin harcıyorlar. Ve bu listenin başında genellikle Almanca'nın konuşulduğu şehirler geliyor mesela Düsseldorf veya Viyana. Ve yine bizim yarımız kadar benzin harcıyorlar. Gördüğünüz gibi bu düzen, bu garip düzen, daha sürdürülebilir olmak size daha yüksek yaşam kalitesi mi veriyor? Aynı şeyi bende tartışırım, sürdürülebilirliği sağlayan ne ise size daha yüksek yaşam kalitesi veren de aynı şeydir. Ve o da, yürünebilir bir yerde yaşamaktır. Yani sürdürülebilirlik, refahımızla ve sağlığımızla direk bağlı olmayabilir. Ama özellikle Amerika'da havayı o kadar kirletiyoruz ki zamanımızı, paramızı ve hayatımızı otoyollarda o kadar boşa harcıyoruz ki, bu iki sorun aynı çözümü paylaşıyormuş gibi görünüyor, yani şehirlerimizi daha yürünebilir bir hale getirmek.
Bunu başarmak hiç de kolay bir şey değil, ama yapılabilir. Yapılıyor hatta, birkaç şehirde şimdi yapılıyor, dünyada ve ülkemizde. Winston Churchill şöyle demiş: 'Emin olabilirsiniz ki Amerika'lılar en doğrusunu yaparlar, ancak bütün diğer alternatifleri denedikten sonra.' (Gülüşmeler)
Teşekkür ederim.
(Alkışlar)

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder